GAZETECİNİN VEFASIZLIK DUVARI: PARLATTIKLARIMIZ VE UNUTULAN ONURUMUZ

21 Ekim Dünya Gazeteciler Günü üzerine Gazetecilik; kimi zaman toplumun hafızası, kimi zaman vicdanı olur. Biz gazeteciler, bir insanın başarısını gördüğümüzde, onu toplumla paylaşmaktan mutluluk duyarız. Hele ki o kişi, azminin ve emeğinin sonucunda bir yerlere gelmişse, onun hikâyesini yazmak bizim için bir görev değil, bir gurur meselesidir. Ne var ki, bu mesleğin en acı tarafı da tam burada başlar. Gazetecilik, çoğu zaman dışarıdan göründüğü kadar kolay bir meslek değildir. Bir gazeteci, yıl

GAZETECİNİN VEFASIZLIK DUVARI: PARLATTIKLARIMIZ VE UNUTULAN ONURUMUZ

21 Ekim Dünya Gazeteciler Günü üzerine

Gazetecilik; kimi zaman toplumun hafızası, kimi zaman vicdanı olur. Biz gazeteciler, bir insanın başarısını gördüğümüzde, onu toplumla paylaşmaktan mutluluk duyarız. Hele ki o kişi, azminin ve emeğinin sonucunda bir yerlere gelmişse, onun hikâyesini yazmak bizim için bir görev değil, bir gurur meselesidir.

Ne var ki, bu mesleğin en acı tarafı da tam burada başlar.

Gazetecilik, çoğu zaman dışarıdan göründüğü kadar kolay bir meslek değildir. Bir gazeteci, yıllarını habere, insana ve güvene adar. Birini tanıtmak için zamanını, bilgisini ve emeğini ortaya koyar. O kişinin hikâyesiyle ilgilenir, araştırır, anlatır. Kimi zaman bir kelimeyi defalarca değiştirir, kimi zaman bir fotoğraf için kilometrelerce yol yapar. Ama sonunda ortaya çıkan şey, sadece bir haber değil, bir insana verilen değerdir.

Ben, bugüne kadar yüzlerce kişiyi tanıttım. Akademisyenleri, sanatçıları, meslektaşlarımı, siyasetçileri, sporcuları, iş insanlarını… Bazıları daha yolun başındayken yanlarında oldum, başarılarını ilk ben yazdım. Kimini o ilk haberle kamuoyuna tanıttım, kimini yıllarca takip ettim. Kimi zaman "bu adam veya bu kadın ileride çok konuşulacak" dedim ve öyle de oldu.

Ama ne yazık ki, o "çok konuşulanlar" arasında, sonradan bizi unutanlar da oldu.

Alkışlarla Uğurlayıp, Sırtı Dönülenler

Evet, gazeteciliğin en büyük talihsizliği budur: Birini alkışlarla uğurlarsınız, o kişi sahneye çıktığında arkasına bile bakmaz. Önceleri çok saygılı davrananlar sonradan sanki sizi hiç tanımamış gibi davranırlar. Küçük bir işletmeden büyük bir markaya dönüşenler, o yola çıkarken yanlarında kimlerin olduğunu unuturlar. (Ekonomik – Siyasi ya da sanatsal)

Geçirdiğim staj dönemi dahil 21 yıllık meslek hayatımda Nice siyasetçilerin, ilk haberini ben yazmışım, ama sonrasında selamı kesmişler. Bir siyasetçi vardır, seçim öncesi her gün arar, röportaj ister, destek bekler. Seçimi kazandıktan sonra ortadan kaybolur. Yani şimdi buna, gazetecinin kaderidir mi diyelim insanoğlunun vefasızlığı mı? Yazarsın, anlatırsın, tanıtırsın; ama sonunda "görevini yaptı" denir. Oysa gazeteci, birine borçlu olduğu için değil, hak edenin görülmesi için yazar. Başka türlü çalışanı bilmem, en azından ben de öyle yaptım.

Bir iş insanı vardı. Henüz kimse tanımazken, onun girişimciliğini fark ettim. O dönem attığım bir manşet, bir anda onu kamuoyuna taşıdı. Sonra o kişi, iş dünyasından siyasi arenada yükseldi, bilinen bir isim oldu. Ben ise, yıllarca onu yazmaya devam ettim. Ama gün geldi, aramızda bir soğukluk oluştu. Sebebi basit: İlgisizlik. Bir selam eksikliği, bir vefa eksikliği…

Kalemimin Fiyatı: Onur

Bir gazeteci olarak ben, kimseye mecbur değilim. Ama yaptığım haberin, karşı tarafta bir saygı, bir takdir uyandırmasını beklerim. O da insanlık gereğidir. Çünkü ben, kimsenin reklamcısı değilim. Benim kalemim, parayla değil, inançla hareket eder.

Ben, bir olayı anlatmak için saatlerimi, günlerimi harcarım. Bir cümleye anlam yüklemek için defalarca düşünürüm. Yazdıklarım binlerce kişiye ulaşır, o olay – kişi – kurum adına ne derseniz deyin tanınırlığını artırır. Ama bazen o kişi, "beni yazmayı bıraktın" diye sitem eder. Oysa ben, yazmamayı bir cezalandırma yöntemi olarak değil, bir kırgınlık göstergesi olarak görürüm. Dost, kardeş, abi, abla dediğiniz gün gelir çıkarı çakışmaz siler sizi bir kalemde! Sonra gazeteye ihtiyaç duyar aylar sonra şu haber vardı kamu bilmeli bile der!

Bir gazeteci kırıldığında yazmaz. Kızdığında değil, üzüldüğünde susar.

Gazeteciliğin talihsizliği işte budur: Birilerini parlatırsınız, sonra o ışık gözünüzü kamaştır; sizi göremez. Birini anlatırsınız, sonra o kişi kendi masalına sizi dâhil etmez. Hatta yerelden ulusala akan haberlerini şov yaparak boy boy paylaşır. Eeee devri daim olmayanlar sonra döner ulusala ses veremeyince yerelin kapısını arşınlar. Ama o kapı kapanmıştır. Biz gazeteciler, yılmayız. Her şeye rağmen doğruyu, hak edeni yazmaya devam ederiz.

Benim için gazetecilik, bir geçim kapısı değil, bir yaşam biçimimdir. Ben, doğruluk uğruna kalem oynatırım. Ancak, kendi de yanlışın dibini görmüşün kalemşörü de olmam. Yanlış gördüğümü yazarım, doğruyu da överim. Ama hiçbir zaman birini övmeye mecbur hissetmem. Ne kadar meşhur olursa olsun, birinin laubaliliğine de boyun eğmem. Ha kavgaya mı tutuşurum, hayır hiç tarzım değil; tamamen mesafe koyarım.

Ben gazeteciyim. Ve gazetecinin itibarı, hiçbir makamdan, hiçbir servetten küçük değildir. Vefasızlıklar gelir geçer, ama gazetecinin onuru kalır. Benim de tek sermayem budur: Onur, emek ve kalem.

Ve son sözüm şu olsun: Bir gazeteciyi kaybetmek kolaydır, ama onun gönlündeki yerini geri almak imkânsızdır. Çünkü biz gazeteciler, kırıldığımızda sessizleşiriz. Ama o sessizlik, bir ömür boyu hatırlanır.

Ümit Dadük Sağaltıcı