40 YAŞINDA BİLE GELEMEDİĞİMİZ O EŞİK: ERGENLİK
Geldik benim jenerasyonumda 40 yaşında bile gelemediğimiz yere :) İleri sayılarda bu anlara dönmelere doyamayacağız, söz. Ergenliğe girerken artık yaşama dair beden kayıtları oluşmuş, duygusal refleksler öğrenilmiştir. "Ben"ini bu dönemin başına kadar getirebilmiş bir çocuk, o "ben"in parçalanmaz çekirdeğini burada oluşturabilir. Hani demiri döve döve şekillendirir ya demir ustası; burada "ben"ine sahip çıkan bir insan, demirci ustası edasıyla şekillenmesine hizmet eder. Eğer "ben"inden çoktan k
Geldik benim jenerasyonumda 40 yaşında bile gelemediğimiz yere :) İleri sayılarda bu anlara dönmelere doyamayacağız, söz.
Ergenliğe girerken artık yaşama dair beden kayıtları oluşmuş, duygusal refleksler öğrenilmiştir. "Ben"ini bu dönemin başına kadar getirebilmiş bir çocuk, o "ben"in parçalanmaz çekirdeğini burada oluşturabilir. Hani demiri döve döve şekillendirir ya demir ustası; burada "ben"ine sahip çıkan bir insan, demirci ustası edasıyla şekillenmesine hizmet eder.

Eğer "ben"inden çoktan kör sevgi, kör sadakat, hayatta kalma dürtüsü —ne derseniz deyin— nedeniyle vazgeçtiyse, yani benliğini hayatta kalmak için feda ettiyse, hurdacıların elinde kalan demirler gibi beş paraya satmaya başlar, işi pazarlıklarla yürütür. Neden-sonuç ilişkisi kurmadan, hedefe odaklanmadan yaşamayı bilmez. Zihin burada "ben"in yerini çoktan almıştır bile. Zihnin içine doğduğu aileden, özellikle anneden ayrıştığı safha, kısacası ergenlik döneminde gerçekleşiyor.
Ebeveynin Açtığı Alan ve "Bildiğim Acı" Konforu
Anne babanın aktardığı zihinsel kalıpları, kendi sentezini oluşturarak yaşama bir birey olarak çıkabilmenin yolu, içine doğduğumuz ailede açılan alandır. Çevre faktörünü işte bu alanda bulduğumuz ya da bulamadığımız, o eksiğimizi telafi eden her ne ise, ona doğru hareketimiz belirler. Sınırları dar, keskin ve katı bir alanda büyümüş çocuk, bu alandan kaçan bir refleks geliştirdiyse sınırsızlığın, gevşekliğin ve sürekli değişen koşulların sunduğu cazibeye çekilebilir.
Eğer bu çocuk korunma amaçlı ya da şiddet nedeniyle "zayıflık" etiketini giymişse, yani benliğini de kaybetmişse, aynı zayıflığı yanında götürebilir. Ya da o zayıflıkta bir başkasına "ihtiyaç" diye öğrendiği şiddeti veya korumacılığı gösteren bir tavrı yanında taşıyabilir. Bazen de evin içinde bir kurtarıcıya ihtiyaç vardır ve annesinin kahramanı olmak için "ben"inden vazgeçip çoktan büyümeyi seçmiş bir çocuk, etrafındaki her derde deva olmanın yükünü taşıyabilir mesela.
Kısacası, yaşamda evin içinde öğrendiğimiz hislerle beraber yaşarız. İsimler, nesneler, mekânlar değişir ancak içeride hissedilen yanı aynı kalır; bildik olan, bizim konfor alanımızdır. "Bildiğim acı, bilmediğim konfordan iyidir."
Bu çocuğun sadece kendine has deneyimlerinin olabileceğini, bazen farklı hislerin de mümkün olduğunu fark etmesi gerekir ki; önceden öğrenilmiş bu kalıplardaki tepkileri refleks olarak vermek yerine, yeni tepkiler verebilecek cesareti kendinde bulabilsin. Kendi olmanın sevilmemek, değer görmemek, eksik olmak anlamına gelmediğini bilmese de öğrenebilen; hata yapma hakkının olduğunu bilen, sevgiyi ve kabulü koşullara bağlanmadan alabilmiş bir çocuk, zihin gelişimini onu bir araç olarak kullanabilecek dayanıklılığa ulaştırabilir.
Ergenliğin Sancılı Dengesi ve "İkinci Doğum"
Bunun mümkün olabilmesi; anne ve babanın artık bildiklerinin, aktardıklarının çocuk için yetersiz kalacağının farkında olduğu, onu daha ileriye taşıyacak olanın kendi deneyimleri olduğunu bilen, farklılıkları kabul eden bir tavırla çocuklarına saygı duyan ve yaşama güvenen ebeveynler olmasıyla mümkündür. Çocuğun kendi deneyimleri sonucunda bireysel olarak karar alabilme yeteneği geliştirebilmesi için bu alana ihtiyacı vardır.
Bu gelişim evresi, bireyselleşirken toplumsallaşmayı da öğrenecek olan ergen için çok sancılı geçer. Anne ve baba için de benzer; hatta yaşın ilerlemesiyle biraz daha katılaşmış, keskinleşmiş sınırlardan dolayı daha acı verici olabilir. Anne ve baba; çocuğun cinsiyetine, büyüme hızına, mizacına ve özelliklerine göre kendi yoksunlukları, travmaları ve duygularıyla tetiklenebilir. Hem annenin hem babanın öğrenilmiş kalıpları birbirinden farklı olacağından, eğer ilişki içinde ortak bir dil geliştirmemişlerse bu durum ortamı iyice kaosa çevirebilir.

Hem bedensel (fizyolojik, hormonal) büyümenin hem dürtülerin hem de duygusal ve zihinsel gelişim beklentilerinin arasında ergenlerin işi çok zordur. Kolay olan, polemiğe girmeden maçı idare etmek olabilir. Sosyal olarak ilişki kurmayı istememeleri, değişken kararları, özellerini paylaşmaktan kaçınmaları kendilerinin de oynak bir zeminde olmalarından kaynaklanır. En kolayı, otomatikleşmiş neden-sonuç ilişkileri üzerinden hedefe yönelik bağlar kurmaktır. Bu da bir "dışarısı" ve "içerisi" oluşmasına neden olur. (Bu henüz bir bölünme değildir; ancak kendi içsel bütünlüğü yerine çatışmalar geliştiren bir çocuk, bu safhayı daha derin bölünmelere, kendine yabancılaşmaya kadar götürebilir).
Ergenlikle beraber çocuk, bebeklikteki gibi her aklına geleni yapan, söyleyen, isteyen halin artık kabul görmediğini fark eder ve sosyalleşmeyi, toplumsallaşmayı bu dönemde öğrenir. Ancak neyin ifade edilip neyin edilmeyeceğini anlamanın süreci başlarken bir suskunluk dönemi yaşanabilir. Zihin çok aktiftir. Dolayısıyla prefrontal lob ile amigdala arasında gidip gelen iletişim zincirine dürtülerin de eklenmesiyle, otomatik beyin sapından davranmaya müsait bu dönemin en konforlu kısmı; kendi zihnindekini doğru kabul ederek sürekli haklı çıkmanın savunmasıdır. Anın ihtiyaçlarından çok geçmişin kalıbı ile geleceğin fantezisi arasında odaklanamayan hiperaktif zihinler, günümüzde yetişkinlerde de çok fazla.
Çocuğun yaşadığı tüm bu değişim sürecine ilaveten; ailenin beklentileri, eğitimi, okul performansı, yetenek geliştirme, kıyas ve rekabet dünyası eklenir. Her bir çocuk için parmak izi kadar biricik olan bu çorbaya dönmüş hal, zihnin ayrıştırma ve düzen yeteneğine oldukça ihtiyaç duyar. Ergenlik sonuna doğru ortalığı düzene koymuş, önceliklerini belirlemiş, sınırlarından haberdar, kendine ait olan ile ötekine ait olanın bilgisine sahip, seçimlerinin sonuçlarını sahiplenebilen bireylere doğru evrilmeleri beklenir. Tabii bu, aile sisteminin karmaşasını üstlenmeyip, o dönemin ihtiyaçlarını göz ardı etmeyerek, önceliği kendi yerine "kör sevgi" ile aile bireylerinden herhangi birine vermediyse mümkündür.
Zihinde kalmadan, ruhsal olarak kendi "ben"i ile kendinde doğabilmek "ikinci doğum" olarak nitelendirilebilir. Her doğum sancılı geçiyor, doğalında bunu hepimiz biliyoruz. Ta ki sezeryana, anesteziye kadar... Acıyı yok saymayı orada öğrenmeye başlıyoruz. Nitekim son yıllarda acıdan kaçmanın güzellendiği, konfor olarak nitelendirildiği bir dünya oluşturduk el birliği ile. Acıya temas etmeden yaşamanın konforu yerine; acıdan korkup kaçarken sarıldığımız bağımlılıklar değil mi bugün koskoca bir kişisel gelişim evreni oluşturan?
Bahçedeki Ayna: Anne Kedi ve Yavruları
Neredeyse annesinin boyuna ulaşmış genç kedi, iki ay önce bıraktığı memeyi yeniden emiyordu. Anne kedi onu durmadan yalıyor, yanından uzaklaştığında ise neredeyse ağlayarak çağırıyordu. Oysa aynı anne, birkaç hafta önce yavrusuna ağaçlara tırmanmayı, avlanmayı ve kendine yetmeyi öğretmişti. Ne olmuştu da bağımsızlaştırdığı yavrusunu yeniden bebekliğine çağırıyordu?
Bugünün konusunu yazabilmek için biraz ara vermem gerekti. İçsel döngülerden söz ediyorsak zaman, standart haftalık döngülerden biraz farklı işliyor tabii. İçsel zamanın ve mekânın esnekliği değil mi konumuz? Şimdide gizlenen geçmiş yaşantılar… Yaşamın içinde yalnızca canlı kalmayı değil, insanca yaşayabilmeyi araştırıyoruz.
Son dokuz aydır belgesel gibi yaşamımıza dâhil olan bir kedinin hikâyesini anlatmak istiyorum. Bir süredir bahçedeki diğer canlılarla birlikte bize de kendini kabul ettiren bu kedi, bir bayram günü doğurmaya başladığında oğlumun kucağındaydı. Hemen oracıktaki koltuğa geçti ve dört yavrusunu gözümüzün önünde doğuruverdi. Doğum yolunda sıkışan eşini kendi elimizle çıkarmamıza bile izin verdi. Anne biraz bekliyor, yeniden pozisyon değiştiriyor, doğan yavrunun kordonunu yalayarak temizliyordu. Önce doğan ise meme arıyor, annesinin bedenine gömülüyordu.
Yavrular doğar doğmaz bakım süreci başladı. Anne onları yalıyor, emziriyor; yanlarından yalnızca beslenmek ve tuvalet ihtiyacını karşılamak için ayrılıyordu. Onlar için hazırladığımız yere başka bir canlı yaklaşmaya görsün… İnsanlar dışında hiç kimsenin aşamayacağı kesin bir sınır çizmişti.
İki yavru günbegün büyüyüp semirirken diğer ikisi zayıf kaldı. Anne bir süre sonra onları emzirmemeye başladı. Mamalar aldık, beslemeye çalıştık ama nafile… Bir sabah ikisini de kurumuş gibi, cansız bulduk. Onları alıp gömdük. Anne kedi biraz aradı, biraz miyavladı; sonra bütün ilgisini hayatta kalan iki yavrusuna verdi.
İkinci ay eğitim zamanı başladı. Yavrularını tuvalet kumuna taşıdı. Mama kabını gösteriyor, onların yemesini bekliyor, ardından kendisi yiyordu. Üçüncü ay ağaçlara tırmanmayı, tırnaklarını törpülemeyi ve avlanmayı öğretti. Avladığı kuşu ya da fareyi önlerine bırakıyordu. Erkek yavrusuyla daha sert bir ilişki kuruyor; onunla boğuşuyor, avladığı hayvanı önce onun önüne atıyordu. Dişi yavrusunu ise uzun uzun yalıyor, şefkatle koynunda uyutuyordu. Bütün bu süreci hayranlıkla izliyor; bir annenin yavrularını büyütmesine ve hayata hazırlamasına tanıklık ediyorduk.
Kaybetme Korkusu ve Bağımlılık Döngüsü
Anne kedi yeniden çiftleştiğinde yavrular henüz bir buçuk aylıktı ve onları emzirmeye devam ediyordu. Yaklaşık iki hafta içinde yavrularını memeden kesti. Yaklaştıklarında onları döverek uzaklaştırıyordu. İki ayın sonunda yavrular artık yemek, avlanmak, tırmanmak ve oynamak gibi hayata dair ne varsa kendi başlarına yapabilecek durumdaydı.
Anne kedi, bahçedeki sınırlarını yavaş yavaş genişletirken onları koruyup kollamayı sürdürüyordu. Ara sıra temizlemek için yalıyor, ancak karnı büyüdükçe onlardan giderek uzaklaşıyordu. Bir süre kenarda köşede görünmez oldu.
Bir gün karnı inmiş hâlde bahçeye döndü. Yeni yavrular doğmuş muaydu? Doğduysa onlara ne olmuştu? Bilmiyoruz. Yalnızca anne kedinin davranışındaki değişimi gördük. Neredeyse iki aydır emmeyi bırakmış, boyu annesine yaklaşmış dişi yavrusunu yeniden yanına çağırıldı. Onu tekrar emzirmeye, durmadan yalamaya başladı. Sanki karşısındaki, kendi başına yaşamayı öğrenmiş genç bir kedi değil de yeni doğmuş bir yavruydu.
Dişi yavru başlangıçta bu durumdan memnun görünüyordu. Yalanmak, temizlenmek ve annesinin koynunda uyumak ona konforlu gelmiş olmalıydı. Gece gündüz birlikteydiler. Yaklaşık bir hafta sonra yavru annesinden daha sık uzaklaşmaya başladı. Anne ise arkasından neredeyse ağlayarak onu arıyor, tekrar yanına çağırıyordu.
Bir zamanlar annesinden ayrılabilen yavru, şimdi yeniden ona yapışmak zorunda kalıyor gibiydi. Bir süre sonra erkek yavru da anneye yaklaşmaya başladı. Şimdilerde anne, benzer bir ilişkiyi onunla kuruyor.
Konfor Alanı Gerçekten Güvenli mi?
Anne kedinin ne yaşadığını bilmiyoruz. Yeni yavrularını kaybetti mi, doğum gerçekleşmedi mi, yoksa başka bir şey mi oldu? Bunların hiçbirini görmedik. Bu nedenle davranışının sebebi hakkında kesin bir şey söyleyemeyiz. Fakat karşımızdaki görüntü, insan ilişkilerinden tanıdık bir soruyu önümüze bıraktı:
Bir kaybın ardından sevdiklerimizi koruyor muyuz, yoksa onları da kaybetmemek için kendimize mi bağlıyoruz?
Yavrularını hayata hazırlamak için aylarca uğraşan; onlara beslenmeyi, korunmayı, avlanmayı ve kendilerine yetmeyi öğreten anne, yaşadığı ve bizim bilmediğimiz bir şeyin ardından onları yeniden kendisine çağırıyordu.
Belki de konfor alanı her zaman rahat ettiğimiz yer değildir. Bazen ne kadar yorucu olursa olsun, nasıl davranacağımızı bildiğimiz yerdir. Birinin bize muhtaç olması da sürekli korunmak da bir konfor alanına dönüşebilir. Biri vazgeçilmez olduğunu hissederken diğeri kendi ayakları üzerinde durmanın belirsizliğinden kaçabilir. Biri verdikçe tükenir, diğeri aldıkça kendi gücünü unutur. İkisi de bunu sevgi sanabilir.
Anne kedi, yetişkinliğe yaklaşan ve ihtiyaçları giderek artan yavrularını yeniden emzirirken kendi bedeninden veriyor. Yavrular ise kendi başlarına yaşayabilecekken tekrar onun koynuna dönüyor. Hangisinin diğerine daha çok ihtiyaç duyduğunu artık ayırt etmek zor.
Hayvanda gördüğümüz bu davranışa bakarken kendimize dönebilmek, belki de insan olmanın getirdiği imkânlardan biridir. Kendi örüntülerimizi görebilir, neyin içinde yaşadığımızı fark edebilir ve eğer oradan çıkmak istiyorsak kendi seçimimize doğru ilerleyebiliriz. Çünkü konfor alanlarımız, bizi gerçekten koruduğu için değil, dışarıda kim olacağımızı bilmediğimiz için de güvenli görünebilir.
Öyleyse geriye şu soru kalıyor: Hayatta kalmamızı sağlayan hangi alışkanlık, bugün yaşamamıza engel oluyor?
Yorumlarda buluşalım.
Bir Dilek

Yorumlar (0)
Facebook yorumları