SAMANDAĞ’DA İŞLER YOLUNDA, EN AZINDAN KÂĞIT ÜZERİNDE...
Sokratik Sorgulamalar Merhaba... Samandağ Ayna Gazetesi'ndeki bu ilk köşe yazımla sizlere 'merhaba' diyorum. Doğup büyüdüğümüz, acısını da umudunu da birlikte sırtladığımız bu topraklarda; sadece yükselen binaları, yapılan yolları veya gündelik asayiş haberlerini değil, o yapıların arasında yavaş yavaş kaybettiğimiz insani değerlerimizi de konuşmak gerektiğine inanıyorum. Bu yazı, kentimizin fiziki imarı sürerken, toplumsal vicdanımızın ve 'insan' altyapımızın nerede durduğuna dair samimi bir yü
Sokratik Sorgulamalar
Merhaba...
Samandağ Ayna Gazetesi'ndeki bu ilk köşe yazımla sizlere 'merhaba' diyorum. Doğup büyüdüğümüz, acısını da umudunu da birlikte sırtladığımız bu topraklarda; sadece yükselen binaları, yapılan yolları veya gündelik asayiş haberlerini değil, o yapıların arasında yavaş yavaş kaybettiğimiz insani değerlerimizi de konuşmak gerektiğine inanıyorum. Bu yazı, kentimizin fiziki imarı sürerken, toplumsal vicdanımızın ve 'insan' altyapımızın nerede durduğuna dair samimi bir yüzleşme çağrısıdır.

Samandağ’da Her Şey Yolunda, Yalnız İnsanlar Biraz Eksik
Bir trafik kazası oluyor, ardından kavga çıkıyor. Miras paylaşımı yapılıyor, mirastan geriye bazen sadece cenaze kalıyor. Bir genç hayatını kaybediyor, birkaç gün konuşuluyor; sonra memleketin kolektif hafızası “geçmiş olsun” butonuna basıp yoluna devam ediyor.
Sonra 16 yaşında bir çocuk zorla alıkonulduğu iddiasıyla gündeme geliyor. Bir çocuk... Daha hayatının başında. Ve insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bir çocuğun kendi mahallesinde güvende olması artık lüks mü?
Neyse ki hukuk var. Şüpheliler yakalanıyor, soruşturma yürütülüyor. Ama insanın içindeki o küçük soruşturma memuru hâlâ görev başında: “Biz bu noktaya nasıl geldik?”
Çünkü mesele yalnızca iki şüphelinin ne yaptığı değil. Mesele, bir çocuğun kendisini güvende hissetmediği bir toplumsal atmosferin nasıl oluştuğudur.
Ve sonra bir doktor saldırıya uğruyor. İnsanların sağlığı için orada bulunan, görevini yapan bir doktora yönelik şiddet... Bir insanın başka bir insana saldırması zaten yeterince ağır. Ama bunu, insanların yardım almak için geldiği bir yerde, bir sağlık çalışanına karşı yapınca mesele başka bir yere taşınıyor. Çünkü hastaneye kavga etmeye değil, şifa bulmaya gidilir. En azından eskiden böyle bilinirdi.
Şimdi ise sanki hayatın her alanına aynı kuralı taşıyoruz: “Ben istediğimi alamadıysam, karşımdaki suçludur.”
Doktor da suçlu, hemşire de suçlu, trafikte önündeki araba da suçlu... Komşu da suçlu, akraba da suçlu, esnaf da suçlu... Hatta bazen hayatın kendisi bile suçlu. Herkes suçlu! Bir tek biz masumuz.
İşte toplumsal çöküş biraz da böyle başlıyor. Büyük laflarla değil; gündelik hayatın içinde, küçük öfkelerle... Bir doktorun üzerine yürümekle, trafikte birine bağırmakla, bir miras meselesinde kardeşini düşman görmekle, bir çocuğun başına gelen kötülüğü yalnızca “haber” olarak izlemekle...
Sonra gençlere kızıyoruz: “Gençler neden böyle?” Belki de gençler bize şu soruyu soracak: “Siz bize nasıl bir dünya bıraktınız?”
İşte o soruya verecek cevabımız yoksa, çocukları suçlamadan önce aynaya bakmamız gerekir. Çünkü biz onlara yetişkinlerin çok güzel bir dersini verdik: Güçlüysen haklısın. Bağırabiliyorsan haklısın. Kalabalıksan haklısın. Paran varsa haklısın. Tanıdığın varsa zaten konu kapanmıştır.
Ama bir şey eksik kaldı: Haklıysan neden güçlü olmak zorundasın?
Eskiden Samandağ’da komşuluk diye bir şey vardı. Komşunun kapısı çalınırdı: “Bir şeye ihtiyacın var mı?” Şimdi ise komşunun kapısı çalınıyor: “Arabanı biraz çekebilir misin?” Sonra konu büyüyor, biri sinirleniyor, biri telefonunu çıkarıyor, herkes hukukçu kesiliyor ve birkaç dakika içinde birbirini tanımayan iki insanın hayatını değiştirecek bir tartışma patlak veriyor.
Hukuk açısından bakarsak mesele oldukça basit: Suç varsa soruşturulur. Ahlak açısından bakarsak mesele biraz daha karışık: İnsan neden önce bağırmayı, sonra vurmayı, en son düşünmeyi tercih ediyor? Bunun kanunda doğrudan bir maddesi yok. Keşke olsa:
“Türk Ceza Kanunu Madde 999: Trafikte karşı tarafın da insan olduğunu hatırlamamak.” Ceza: İki yıl hapis ve zorunlu olarak üç ay boyunca sakin düşünme.
Keşke hayat böyle kolay olsa... Asıl mesele zaten burada: Biz ahlakı yavaş yavaş devletten beklemeye başladık. Çocuğuna nasıl davranacağını devlet söylesin, komşuna nasıl davranacağını devlet söylesin, trafikte nasıl sabredeceğini devlet söylesin, başkasının hakkını yememeni devlet söylesin... Devlet söylemeyince de: “Demek ki serbest!” Muhteşem bir hukuk felsefesi. Montesquieu bunu görse muhtemelen kitabını kapatıp Samandağ’a taşınırdı.
Çünkü kanunların yetişemediği yerde eskiden başka bir şey vardı: Mahalle. Bir çocuk yaramazlık yaptığında üç ev öteden biri müdahale ederdi. Şimdi üç ev öteden biri müdahale ederse önce “Sen kimsin?” sorusu geliyor. Haklı soru. Gerçekten, sen kimsin? Komşusun. Ama bu artık yeterli bir unvan değil.
İşte Samandağ’ın asıl meselesi burada. Depremden önce de vardı; deprem sadece bütün dekoru kaldırdı. Sahne zaten kuruluydu. Biz şimdi dekoru yeniden yapıyoruz. Binalar yükseliyor, yollar yapılıyor, yeni projeler konuşuluyor. Ama insan ilişkilerinin altyapısı için henüz ihale açılmadı.
Belki de en pahalı altyapı budur. Çünkü kanalizasyonu yenileyebilirsiniz ama öfkenin kanalizasyonunu yenilemek biraz daha zordur.
Bir insan trafikte size yol vermediğinde hayatınız bitmiyor. Ama siz onun hayatını bitirecek kadar öfkeleniyorsanız, sorun trafikte değildir.
Bir miras yüzünden birbirinize düşman oluyorsanız, sorun tarlada değildir.
Bir doktora, size yardım etmek için orada bulunan bir insana saldırabiliyorsanız, sorun hastanede değildir.
Bir çocuğun başına gelen kötülüğü yalnızca “haber” olarak görüyorsanız, sorun çocukta değildir.
Sorun bizde bir yerde başlamıştır. Ve şimdi bütün bunların üzerine çok güzel bir cümlemiz var: “Samandağ eski Samandağ değil.” Doğru. Ama hangimiz aynı insanız? Belki şehir değişmedi, belki biz değiştik. Belki de mesele Samandağ’ın bozulması değil; bizim bozulmayı normal kabul etmeye başlamamızdır.
İşte buna toplumsal çöküş denir. Öyle büyük bir gürültüyle gelmez. Kimse kapıyı çalıp “Merhaba, ben toplumsal çöküşüm” demez. Sessiz gelir...
Bir gün komşuna selam vermezsin, bir gün haksızlığa ses çıkarmazsın, bir gün çocuğun yanında küfredersin, bir gün trafikte kendini kaybedersin, bir gün doktora saldırırsın, bir gün “Herkes yapıyor” dersin... Sonra bir bakarsın, herkes gerçekten yapıyor. Ve biz hâlâ şaşırıyoruz: “Bu insanlar neden böyle oldu?”
Belki de cevap çok basit: Çünkü biz uzun zamandır insan yetiştirmek yerine, haklı çıkmaya çalışan insanlar yetiştiriyoruz.
Samandağ’ın yeniden ayağa kalkması için beton lazım. Ama sadece beton yetmez. Biraz vicdan lazım, biraz tahammül, biraz utanma duygusu... Bir de şu eski, modası geçmiş şey: “Karşımdaki de insan.”
Biliyorum, çok radikal. Ama belki bir gün yeniden moda olur.
O zamana kadar da Samandağ’da her şey yolunda: Yollar yapılıyor, binalar yükseliyor, hukuk çalışıyor, herkes haklı... Yalnız insanlar biraz eksik.
Zeynel Dadük

Yorumlar (0)
Facebook yorumları