KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE BİR GENÇ KADININ ÖLÜMÜ
Doç. Dr. Şafak Nakajima Adı “kültür”, ancak özü ne yazık ki kültürle çelişen bir sistem. Frankfurt Okulu'nun eleştirel kuramcıları Horkheimer ve Adorno'nun 1940’lı yıllarda dikkat çektiği “kültür endüstrisi” kavramı, modern kapitalist toplumlarda kültürel üretimin özgünlük ve düşünsel içerikten uzaklaştırıldığını; kâr odaklı, tektipleşmiş ve yönlendirilmiş bir biçime dönüştüğünü vurgular. Kültür, bu sistemde kendiliğinden gelişen bir değerler bütünü olmaktan çıkar; endüstriyel mantıkla paketleni
Doç. Dr. Şafak Nakajima
Adı “kültür”, ancak özü ne yazık ki kültürle çelişen bir sistem. Frankfurt Okulu'nun eleştirel kuramcıları Horkheimer ve Adorno'nun 1940’lı yıllarda dikkat çektiği “kültür endüstrisi” kavramı, modern kapitalist toplumlarda kültürel üretimin özgünlük ve düşünsel içerikten uzaklaştırıldığını; kâr odaklı, tektipleşmiş ve yönlendirilmiş bir biçime dönüştüğünü vurgular. Kültür, bu sistemde kendiliğinden gelişen bir değerler bütünü olmaktan çıkar; endüstriyel mantıkla paketlenip pazarlanan bir tüketime indirgenir.

Kültür endüstrisi, bireyin düşünsel kapasitesini geliştirmekten çok köreltmeye yönelir. Eleştirel aklın yerini yüzeysel tekrarlar alır. Sanat, bilgi ve ifade; düşünce üretmekten çok tüketime açılmış içeriklere dönüştürülür. Bu yalnızca estetik kayıplara değil, toplumsal eşitsizliklerin yeniden üretilmesine ve sınıfsal ayrımların pekiştirilmesine de zemin hazırlar.
Türkiye’de bu dönüşüm, ağır ve yıkıcı sonuçlarıyla birlikte yaşanıyor. Kültür endüstrisi baskın bir tüketim dayatmasına dönüşmüş durumda. Gerçeklik değersizleşiyor; çünkü ekranlar ve sosyal medya aracılığıyla uydurulmuş bir evren sunuluyor. Bu evrende yetenek yerine abartı, zarafet yerine kabalık, duyarlılık yerine kötücül kurgular ve manipülasyonlar ön planda.
Yoksullukla, eğitimsizlikle, umutsuzlukla baş etmeye çalışan gençler, televizyon yarışmalarında bir çıkış yolu arıyor. Ayakkabısının tabanı delik, cebinde otobüs parası olmayan gençlerin “giysileri ya da fiziksel görünümleri" sistemin onayladığı normlara uymadığı için her biri groteskleşmiş tuhaf jüri üyeleri tarafından yargılanıyor ve aşağılanıyor. Uzun zamandır bu tür programları izlemiyorum ama yıllar önce izlediklerimin bende bile travmatik etkiler yarattığını hatırlıyorum. İzleyici ise bunu bir tür “eğlencelik” olarak izliyor. Bunlar yarışma değil, adeta birer kamusal aşağılanma töreni.
Kadın programları ise başka bir utanç alanı. Şiddet görmüş, terk edilmiş ya da aldatılmış kadınlar ekranlara çıkarılıyor. Aile içi çarpık ilişkiler büyük bir iştahla teşhir ediliyor. Yaşanmışlıklar dramatik müziklerle süsleniyor, sunucular yapay ve abartılı tepkiler veriyor, seyirci üzülüyor gibi yapıyor; sonra her şey unutuluyor. Sunucunun cebi ve kanalın kasası dolarken bu teşhir, başka kaynaklardan beslenmeyen zihinlerde sabitleniyor. Yoksulluk, eğitimsizlik ve umutsuzluk reyting uğruna metalaştırılıyor; sistemin kendisi ise sorgulanamaz hale geliyor.
Yemek yarışmaları da bu kültürel çarpıtmanın bir parçası. Oysa sofra, tarih boyunca paylaşımın, emeğin ve sevginin simgesi olmuştur. Bugün ekranlarda tabaklar fırlatılıyor, hakaretler ediliyor.
Ve Nihal Candan… Bir ekran ve sosyal medya fenomeni. Henüz 30 yaşında yaşamını yitirdi. Yıllardır kadınlara dayatılan kusursuz beden algısı, pek çok kadın gibi Nihal'i de bedenine, kendine ve hayata yabancılaştırdı. Anoreksiya tanısı fiziksel ölümünü açıklasa da asıl neden, varoluşunu kuşatan sistemsel baskılardı. Gösteri dünyasının sunduğu “görünür ol, meşhur ol, zengin ol” telkinleriydi. Onun trajedisi bireysel bir kırılmadan çok, toplumsal çürümenin bir yansımasıdır.
Ama biz bu tabloya mahkûm değiliz.
Çünkü başka bir yol mümkün. O yolu açacak olanlar, toplumun gerçek sanatçıları, düşünen insanları ve sorumluluk taşıyan aydınlarıdır.
Gerçek sanat, yalnızca estetik duyarlılık sunmaz. Toplumun ruhunu besler, zihinsel alanlar açar.
İlham veren bilim insanları, bilimin asaletiyle merak uyandırır, düşünceyi çoğaltır. Gençleri ekranlara değil; kitaplara, kütüphanelere ve düşüncenin üretildiği alanlara yönlendirir.
Felsefe yalnızca akademik metinlerde değil, günlük yaşamın içindeki sorularla buluştuğunda anlam kazanır.
Gerçek kültür, hızlı tüketilen içeriklere indirgenemez. Düşünmeyi, sorgulamayı ve dönüştürmeyi içerir. Bu sayede birey yalnızca izleyici olmaktan çıkar; yaşamının öznesi olur. Toplumsal sorunlardan yakınmakla yetinmez, çözüm üretmeye yönelir.
Bugün bizi hızla çürüten şey, yalnızca neyi izlediğimiz değil; neyin üzerine hiç düşünmediğimizdir.

Yorumlar (0)
Facebook yorumları